20 Ağustos 2026, 13:01:07
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 30°C
Açık
İstanbul
30°C
Açık
Cum 29°C
Cts 30°C
Paz 30°C
Pts 31°C

Güney Kıbrıs, NATO’ya üye olabilir mi?

Güney Kıbrıs, NATO’ya üye olabilir mi?
29 Kasım 2024 16:15
A+
A-

Cumhurbaşkanı Hristodulidis, bir gün Güney Kıbrıs’ın NATO’ya katılma konusunda ümitli olduğunu belirtse de, ittifak içinde tüm kararların oy birliğiyle alındığı gerçeğini göz ardı etmiyor.

4 Nisan 1949’da, ABD’nin başkenti Washington D.C.’de imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 10. maddesi, Avrupa’dan bir ülkenin NATO’ya katılma koşullarını belirliyor. Ancak, bunun bazı şartlar altında mümkün olacağı ifade ediliyor:

“Taraflar, bu Antlaşma’nın ilkelerini geliştirebilecek ve Kuzey Atlantik Bölgesinin güvenliğine katkı yapacak durumda olan herhangi bir Avrupa devletini bu Antlaşma’ya katılmaya oy birliği ile davet edebilirler.”

Bu maddede, bir ülkenin NATO’ya katkı sağlayabilecek düzeyde olması gerektiği vurgulanırken, “oy birliği” ifadesiyle, ittifak üyesi olan 32 ülkeye “veto” hakkı tanındığı belirtiliyor. Sınır problemleri olan ve bunları barışçıl yollarla çözme kapasitesine sahip olmayan ülkeler, NATO’nun 5. maddesi gereği ittifakın olası bir çatışmaya dahil olmasına yol açabilir. Bu sebeple, üye ülkeler genişleme konusunda daha dikkatli bir yaklaşım sergiliyor.
Örneğin, Gürcistan’ın 2008’deki Rusya ile yaşadığı savaş ve Abhazya-Osetya meseleleri, bu ülkenin NATO üyeliği yolunda ilerlemesini engelleyen faktörler arasında yer almıştır.

Şubat 2022’de Rusya’nın büyük çaplı işgali sonrasında, Ukrayna’nın NATO’ya katılma talebi, ittifakı aktif bir çatışmaya sokma riskine karşılık askıya alındı. NATO’nun eski Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Ukrayna’nın NATO üyeliğinin “kaçınılmaz” olduğunu belirtmiş ancak bunun, “savaş sona erene kadar gerçekleşmeyeceğini” ifade etmiştir.

Peki, Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliğinin önündeki engeller neler?
Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkesinin silahlı kuvvetlerinin ABD desteğiyle NATO standartlarına uygun hale getirilmesi için gerekli eğitim ve donanımı aldıktan sonra başvuruda bulunabileceğini söyledi. Cumhurbaşkanı, “Ulusal Muhafızların bu tür fırsatları kaybetmesini istemiyoruz” diyerek, Güney Kıbrıs’ın bu konuda ABD ile temas halinde olduğunu da ekledi. “Her şey yerli yerine oturduğunda, Kıbrıs Cumhuriyeti NATO üyesi olabilir,” diye konuştu.

Ancak, 1960’taki Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı olarak kendini gören Rum tarafı, adanın tamamında egemenlik kurmuş değil.
Güney Kıbrıs, NATO’nun ilkelerini ihlal edebilecek sınır güvenliği, toprak bütünlüğü ve egemenlik sorunlarıyla karşı karşıya. Bu sorunların çözümü ise, 1952’den bu yana NATO üyesi olan Türkiye ile yapılacak müzakerelere bağlı.

ARKA PLAN

Türkiye’de “Kıbrıs Barış Harekâtı” olarak bilinen, Yunanistan’da ise “Kıbrıs Türk İstilası” olarak anılan askeri operasyon, 20 Temmuz 1974’te Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından “Atilla Harekâtı” adıyla gerçekleştirilmiştir. Bu harekât, dönemin CHP-Milli Selamet Partisi (MSP) koalisyonunun Başbakanı Bülent Ecevit’in emriyle yapılmıştır.

Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Konseyi (CoE), bu harekâtı “işgal” olarak tanımlamış olsa da, Ankara, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın taraf olduğu Zürih ve Londra Antlaşmasını gösteriyordu.

Bu antlaşmalarda, Rum ve Türk toplumlarının birbirine baskı yapamayacağı ve böyle bir durumda garantör devletlerin müdahale hakkı olduğu belirtilmiştir.
Kıbrıs Darbesi, 15 Temmuz 1974’te Yunanistan’ın desteğiyle gerçekleştirildikten sonra, harekâtın ilk aşaması başlatılmış ve 14 Ağustos’ta ikinci aşama devreye girmiştir. Silahlar sustuğunda, Lefkoşa’nın kuzeyi de dahil olmak üzere adanın yaklaşık yüzde 37’si Türk kontrolüne geçmişti.

Harekâtın sonunda, Türk tarafının kayıpları 3.841 olarak kaydedilirken, Rum ve Yunan tarafının kayıpları yaklaşık 16.000 civarındadır. Bu süreçte 270 sivilin hayatını kaybettiği, 803 kişinin kaybolduğu ve 1.000’den fazla kişinin yaralandığı rapor edilmiştir.
Türk ve Rum toplumları arasındaki gerilimlerin bir sonucu olarak gerçekleşen Kıbrıs Harekâtı, adada 140.000 ila 200.000 arasında Rum’un, 42.000 ila 65.000 arasında ise Türk’ün yer değiştirmesine neden olmuştur.

‘Onay vermek, işgali kabul etmek demek’

Euronews Türkçe’ye konuşan emekli Tümamiral Cihat Yaycı, Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliğine onay vermesinin, Türkiye’yi işgalci konumuna düşürebileceğini belirtti. Yaycı, şunları söyledi:
“Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı olduğunu öne sürerek herhangi bir organizasyona katılması, özellikle Türkiye’nin yer aldığı bir organizasyona katılmasının kabul edilmesi Ankara tarafından mümkün değildir. Eğer onay verilirse, Kıbrıs’taki mevcut politikalarda büyük bir hata yapılmış olur. Onay verilmesi halinde, ‘işgalci’ durumuna düşeriz. Bu, NATO üyesi bir ülkenin topraklarını işgal ettiğimiz anlamına gelir.”

Yaycı, adadaki sorunun çözülmediği sürece, Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliğinin sadece Türkiye için değil, ittifakın kriterlerine de aykırı olacağını vurguladı ve şu şekilde devam etti:

“Güney Kıbrıs bu girişimlere başlamadan önce Ada’da iki devlet olduğunu kabul etmeli. Buna destek veren ülkelerin de aynı anlayışta olmaları gerekir. Yoksa mevcut durumda NATO’ya girmeleri söz konusu olamaz. Bu iş, Türkiye’ye de kalmaz. Neden? Türkiye’den önce NATO’nun şartlarına uygun değil bir kere. Eğer, ‘Ben Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamıyım’ diyorlarsa, bir kere ‘toprak sorunu’ olduğunu kabul ediyorlar. NATO, bir aday ülkedeki ‘toprak, sınır, egemenlik’ sorunlarını önemli bir kriter olarak değerlendirmektedir.”

Buna ek olarak, Türkiye’nin toprak sorunu yaşamayan bir ülkenin NATO üyeliğine engel koyduğu örnekler de mevcuttur.
Örneğin, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasının ardından İsveç ve Finlandiya, güvenlik endişeleri nedeniyle NATO üyeliği için başvurmuşlardır. Bu adım, Soğuk Savaş dönemi boyunca tarafsız kalan bu iki ülkenin güvenlik politikalarında büyük bir değişikliği simgeliyordu.
Ancak Türkiye, özellikle PKK ve Gülen yapılanması gibi gruplara verdikleri destek veya bu gruplarla yeterince mücadele edilmediği gerekçesiyle İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine karşı çıkmıştır. Her iki ülkenin de PKK ve Gülen yapılanmasıyla bağlantılı gruplara ev sahipliği yaptığı iddiaları gündeme gelmiştir.

Ayrıca, İsveç ve Finlandiya’nın Türkiye’ye silah ambargoları uyguladıkları belirtilmiş ve bu durum, NATO müttefikliği ile uyumsuz olarak değerlendirilmiştir. Özellikle 2019’da Türkiye’nin Suriye’deki operasyonları sırasında bazı NATO ülkeleri, Türkiye’ye silah satışını kısıtlamıştır.
Görüşmelerin ardından, üç ülke arasında Madrid Mutabakatı imzalanmıştır. Bu mutabakata göre, İsveç ve Finlandiya, PKK’yı terör örgütü olarak tanıyacaklarını ve bu örgütün faaliyetlerine karşı daha sert bir tutum alacaklarını belirtmiş, ayrıca Türkiye’ye yönelik silah ambargolarını kaldıracaklarını ve daha şeffaf bir ihracat politikası izleyeceklerini taahhüt etmişlerdir. Ayrıca, Türkiye’nin talep ettiği bazı teröristlerin iade edilmesi konusunda somut adımlar atılacağı ifade edilmiştir.

Bunun ardından Finlandiya, 4 Nisan 2023, tardından İsveç ise 7 Mart 2024’te ittifakın parçası olmuştur.
28 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesinde kurulan PKK, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere, Fransa, Türkiye ve pek çok diğer ülke tarafından terör örgütü olarak kabul edilmektedir.
Gülen yapılanması, 1999 yılından öldüğü 20 Ekim 2024 tarihine kadar Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yaşamış olan Fetullah Gülen tarafından kuruldu ve Türkiye’de “Fetullahçı Terör Örgütü / Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY)” olarak tanımlanıyor.

ÇÖZÜM

Türk tarafının olası bir çözümden beklentisi, Kıbrıs Türk toplumunun, Kıbrıs Rum kesimiyle eşit haklara sahip bir taraf olarak tanınması ve Türkiye’nin Garanti Antlaşması’ndan doğan haklarının devam etmesi, ayrıca Türk askerlerinin adada kalmaya devam etmesidir.
Mevcut bölünmenin kalıcı hale getirilmesi ve şu anda yalnızca Türkiye ile diplomatik ilişkileri bulunan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) bağımsız bir devlet olarak tanınması düşüncesi, Ankara tarafından giderek daha fazla desteklenmektedir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 21 Temmuz 2021 tarihinde yaptığı açıklamada, “Artık Kıbrıs Türklerinin uluslararası görüşmelerde tek talebi, egemen devlet statülerinin tanınmasıdır. Diğer tüm öneriler geçerliliğini kaybetmiştir” demiştir.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ise 15’da, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin 41. kuruluş yıl dönümü dolayısıyla Lefkoşa’da yaptığı açıklamada, “federal çözüm modelinin söz konusu olmadığını” vurgulamış ve “bağımsızlık” fikrini ön plana çıkarmıştır.
Kuzey Kıbrıs, 15 Kasım 1983’te, Birleşmiş Milletler Şartı’nda yer alan ‘kendi kaderini tayin etme hakkı’na dayanarak bağımsızlığını ilan etmiştir. Ancak, sadece Türkiye tarafından tanınan bu bağımsızlık, uluslararası arenada geçerlilik kazanamamıştır.

Rum tarafı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ada üzerindeki tam egemenliğini yeniden kazanmasını, Türk askerlerinin adadan çekilmesini ve Kıbrıs Türk yönetiminin, yalnızca azınlık haklarıyla sınırlı bir statüde varlığını sürdürmesini talep etmektedir. Federasyon veya üniter devlet modellerine sıcak bakmalarına rağmen, Türk askerlerinin adadaki varlığını kesin bir şekilde reddetmektedirler. Tarafların çözüm noktasında en yakın olduğu dönem, eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan ve adına verdiği plandır.

2004 yılında müzakerelere sunulan Annan Planı, adada iki toplumlu, iki bölgeli bir federasyon kurulmasını önermekteydi.
Bu plana göre ada, iki kurucu devletten oluşan “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında federatif bir yapıya kavuşturulacak, Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumları, kendi bölgelerinde geniş özerklikler elde edecekti. Merkezi hükümet ise federal düzeyde sınırlı yetkilerle donatılacaktı.
Kıbrıs Türk tarafı, kontrol ettiği bazı bölgeleri Kıbrıs Rum tarafına devredecek, böylece Türk tarafının denetimindeki alan, adanın yüzde 36’sından yüzde 29.2’sine inecekti. Bu düzenleme, Rum göçmenlerinin belirli bölgelere dönüşünü mümkün kılacaktı.
Ancak, plan Kıbrıslı Rumlar tarafından yapılan referandumda reddedildiği için hayata geçirilemedi.

ETİKETLER: , ,
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.