İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu: “Genel af çıkarsa Türkiye yeni bir suç sarmalına girer”
İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, son dönemde gündeme gelen genel af tartışmalarına ilişkin uyarılarda bulundu. Euronews Türkçe’ye verdiği demeçte, genel af çıkmasının Türkiye’yi yeni bir suç sarmalına sürükleyeceğini belirtti. Cezaevlerinin aşırı doluluk oranı ve cezaevi koşullarına da dikkat çeken Kaboğlu, genel af yerine cezaevlerinin seyretilmesi gerektiğini vurguladı.
Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye’deki cezaevlerinde 2 Ocak 2025 itibarıyla toplam 384.216 kişi bulunuyor. Cezaevlerinin toplam kapasitesi ise 301.397 kişi, bu da 82.819 kişilik bir aşırı doluluğa yol açıyor. Kaboğlu, cezaevlerinde reform yapılması gerektiğini, ancak genel af durumunda suçluların serbest bırakılmasının ciddi bir risk oluşturacağını söyledi.
Bu kapsamda cezaevlerinin “seyreltilmesi gerektiğini” ifade eden ancak “genel affın” büyük bir tehlike doğurabileceğine dikkat çeken Kaboğlu, “Birincisi, cezaevi koşullarını düzeltmemiz gerekiyor. İkincisi ise evet, Türkiye’de cezaevlerinin seyretilmesi gerekir ama bir koşulla. Hep aflarda yanlışlık yapıldığı üzere, bir kişiyi öldüren, bir kişinin namusuna tecavüz eden, evini soyan yani bir kişiye zarar veren ve suç işleyen insan affedilmez,” diye konuştu.
‘Af, düşünce ve siyasal suçlar için söz konusu olabilir’
İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, genel af tartışmalarına ilişkin olarak, “Af daha çok düşünce suçları ve siyasal suçlar için söz konusu olabilir,” açıklamasında bulundu. Kaboğlu, afların yalnızca belirli suçlar için uygulanmasının gerektiğine dikkat çekerek, genel af konusunda çok dikkatli olunması gerektiğini vurguladı.
Kaboğlu, afların daha çok “göreceli” ve “yoruma açık” suçlarla sınırlı olabileceğini belirterek, cezaevinde bulunan Türkiye İşçi Partisi (TİP) Milletvekili Can Atalay, HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve iş insanı Osman Kavala örneklerini verdi. Kaboğlu, bu isimlerin farklı bir ülkede yaşamaları durumunda hiç hapse girmemiş olabileceklerini veya zaten hapisten çıkmış olacaklarını ifade etti.
“Burada, hukukun etkili kılınması gerekir” diyen Kaboğlu, mahkemelerin ve savcılıkların, bir kişinin hapis cezasını gerektirecek durumlarda bu kararları almaları gerektiğini söyledi. Kaboğlu, sivil toplum örgütü savunucuları, çevre savunucuları ve düşünce suçlularının sayısının arttığını belirterek, bu grupların daha fazla korunması ve haklarının savunulması gerektiğinin altını çizdi.
Son olarak, Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti ilkesine dayalı bir yapıya sahip olması gerektiğini belirten Kaboğlu, “Yoksa Türkiye’nin daha çok uçuruma doğru yuvarlanmasına kürek çekeriz,” diyerek toplumun hukuki ve demokratik değerleri koruma sorumluluğuna dikkat çekti.
Suçsuz ceza alanlar ile cezasızlık politikası dilemması
Kaboğlu, cezasızlık politikaları ile suçsuz yere hapis yatanlar arasındaki zıtlıkları vurgulayarak, “Bir yandan cezasızlık var. Polisler, uyuşturucular, çeteler, iktidara yakın mafya babaları… Onlar için bir cezasızlık. Bir yandan da hukukun genel ilkelerine göre ve uygar ülkelerdeki hukuk sistemlerine uygun olarak hapiste bulunmaması gereken insanlar var,” dedi. Kaboğlu, Türkiye’deki adalet sistemindeki bu asimetrik ilişkiye dikkat çekerek, toplumun hukuki eşitlik ve adalet anlayışını yeniden sorgulaması gerektiğini belirtti.
Kaboğlu, genel af uygulamalarının tehlikeli olabileceğini belirterek, “Yoksa genel af çok tehlikeli bir kavramdır. Göreceksiniz, eğer bir genel af olursa, yine yankesiciler, sahtekârlar, palacılar, uyuşturucu baronları çıkacak. Bu kişiler birkaç yıl önce olduğu gibi, politikacılarla fotoğraflar çektirip, kendilerini toplumda meşrulaştıracaklar. Türkiye yeni bir suç sarmalına girecek,” diye uyardı
Abdullah Öcalan, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala
Öcalan’ın olası salıverilmesine ilişkin soruya doğrudan bir yanıt vermekten kaçınan Kaboğlu, konuya genel bir perspektiften yaklaşarak hukuka ve anayasal ilkelere sadık kalınarak atılacak adımların önemine işaret etti. Kaboğlu, özellikle, Türkiye’deki hukuki durumun çözülmesi için önce Madde 138’in uygulanması gerektiğini savundu. Bu madde, Anayasa’nın “Yargı Yetkisi” başlığı altında yer almakta olup, yargının bağımsızlığını güvence altına alır. Kaboğlu, bu şekilde toplumsal huzursuzluğu, hukuki düzensizliği ve gerilimi gidermenin mümkün olabileceğini belirtti.
“Eğer hukuka saygılı olarak ilerleseydik o zaman mesela ben derdim ki ‘Önce Madde 138’i uygulayın’. Samimi olan taraf; Anayasayı uygulayarak toplumdaki bu başıboşluğu, düzensizliği, gerilimi, barışı tehdit eden ortamı yumuşatıp, sonra adım atardı. Dolayısıyla burada zaten yaklaşım tarzı yanlış. Ben o yanlış yaklaşım tarzına ilişkin soruyu yanıta kalkışarak o yanlış tartışma tarzını meşrulaştırıcı bir taraf olmak istemem.”
AK Parti’nin sivil anayasa talebi: ‘Anayasa zaten doğası gereği sivildir’
İktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), son iki yıl boyunca 1982 Anayasası’nı “darbe anayasası” olarak nitelendirerek, bu anayasayı “sivil” bir yapıya dönüştürmeyi savunuyor. Mayıs 2024’te Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk demokrasisinin yeni ve sivil bir anayasa yapacak yeterlilik ve olgunluğa sahip olduğunu belirterek, “Bugün Türk demokrasisi, yeni ve sivil anayasa yapma eşiğini aşacak güce, kudrete, olgunluğa fazlasıyla sahiptir” ifadelerini kullanmıştı.
Ancak, Anayasa Hukuku Profesörü Dr. İbrahim Kaboğlu, 2017’de yapılan anayasa değişikliğini “Cumhuriyet anayasacılığının sonu” olarak nitelendiriyor ve bu değişikliğin reddi miras olduğunu ifade ediyor.
AK Parti’nin “sivil anayasa” talebini değerlendiren Kaboğlu, “sivil anayasa” kavramının anayasa hukukunda bir karşılığının olmadığını belirtiyor ve “Anayasa doğası gereği zaten sivildir, dünyevidir” diyor. Ancak 2017 değişikliği ile kurulan sistemin otoriter bir yapıya büründüğünü ve bu yapının keyfi uygulamalara yol açtığını vurguluyor.
Kaboğlu, 2017’de yapılan değişikliğin yarattığı “keyfi alanı” örnek vererek, özellikle yürütmenin hesap verme mekanizmalarının ortadan kalktığını eleştiriyor.
“Bir bakan görevden alınıyor ve yerine yenisi atanıyor. Cumhurbaşkanı ‘affettim’ diyerek resmi gazetede duyuru yapıyor. Ancak anayasada böyle bir yetki yok. Anayasada bir bakanlar kurulu da yok. Bu tarz uygulamalar anayasal bilgi kirliliği yaratıyor.”
Kaboğlu, anayasal değişikliklerin öncelikli olarak “hükümet sistemi” sorununu çözmeye yönelik olması gerektiğini belirterek, mevcut sistemde hesap verebilir bir hükümetin bulunmamasının demokratik denetimi imkansız kıldığını ve bunun da kaos, yoksulluk ve hukuksuzlukla sonuçlandığını ifade ediyor.
Anayasaya saygı sorunu
Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu, anayasada hem demokratik hem de otoriter hükümler bulunduğunu ve bu otoriter hükümler aracılığıyla keyfi bir alan yaratıldığını vurguluyor. Anayasaya sadık kalmanın, hem demokratik hem de otoriter unsurlar içeren hükümler için önemli olduğunu belirten Kaboğlu, bu konuda şunları söylüyor:
“Keyfi alan genişledikçe, sayısı arttıkça ve hacim olarak genişledikçe o zaman aslında anayasa dışı uygulamalar çoğalıyor. Bir kişinin hapse atılması ve Rahip Brunson’nın hapisten çıkarılması ya da Osman Kavala’nın bir kapıdan çıkarılıp öbür kapıdan içeri girmesi gibi… Yargı çıkartıyor, yürütme, ‘Hayır seni çıkartmam’ diyor. Şimdi bunlar keyfi alanlara giriyor.”
Kaboğlu, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile bu keyfi alanların daha da genişlediğini ve bunun sonucunda anayasal olmayan uygulamaların ortaya çıktığını ifade ediyor. Özellikle bakanların görevlerinden affını istemesi ve bunun anayasa zeminine dayanmadan kabul edilmesi konusunda şunları belirtti:
“Bir bakan görevden alınabilir yenisi atanabilir ama ‘Ben seni affettim’ demek çok iyi görevini yapan bir bakanı şaibe altına sokuyor. ‘Suçu neydi de affettin?’ sorusunu akıllara getiriyor. Böyle bir yetkisi yok cumhurbaşkanının. Ya da gerçekten pisliklere bulaşmış bir bakan affedilmiş oluyor fiilen. Kimse kaynağını anayasadan almayan devlet yetkisi kullanamaz anayasaya göre. Ve toplumda bu anayasaya saygı sorunu tartışılmadığı için aslında bir anayasal dezenformasyon yaratılıyor.”
Anayasal bilgi kirliliği oluşmasından rahatsızlık duyan Kaboğlu:
Anayasal bir bilgi kirliliğinin oluşmasından sitem eden Kaboğlu, “O nedenle benim vurguladığım iki kavram var. Birincisi anayasaya saygı duyun. Bu yürürlükteki anayasaya otoriter de olsa saygı gösterin. İkincisi anayasal bilgi kirliliği yaratmayın. Örneğin bakanlar kurulu olmadığı halde bugün bakanlar kurulu toplanıyor demek bir anayasal bilgi kirliliği yaratmaktır,” sözlerini dile getirdi.
İlk dört madde ile ilgili ‘olumlu dokunuşlar’ yorumu
Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Ekim 2024’te İstanbul Barosu Başkanlık seçimlerini kazanmasının ardından, gündemdeki anayasanın ilk dört maddesiyle ilgili yaptığı yorumlarla dikkat çekmişti. Kaboğlu, seçim zaferini kutladığı konuşmasında, anayasanın ilk dört maddesinde “olumlu dokunuşlar” yapılabileceğini savunmuştu. Bu bağlamda şu ifadeleri kullanmıştı:
“Değişmez maddelere olumlu anlamda dokunulabilir. Tıpkı 1995’te yapıldığı gibi, tıpkı 2001’de yapıldığı gibi 1995’te başlangıç kısmındaki ırkçı ifadeler çıkartıldı. 2001 değişikliğinde ise madde 14’e ‘insan haklarına dayanan, laik ve demokratik cumhuriyet kavramı’ konuldu, tanımı yapıldı”
Kaboğlu’nun bu açıklamaları, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş gibi isimlerden tepki aldı. Tepkilerin nedenlerine dair yorum yapan Kaboğlu, şunları söyledi:
“Tepkinin belki iki nedeni var. Birincisi, bir genel anayasal bilgi kısırlığı. İkincisi, genel bir ön yargı hakimiyeti. Anayasal bilgi kirliğini önlemek için kitap yazan tek kişi olarak ben de bunun bir bakıma mağduru oldum,”
Kaboğlu, anayasa değişikliğinden yana olduğunu, ancak bu değişikliğin yalnızca demokratik ilkeler ve hukuk üstünlüğü gözetilerek yapılması gerektiğini belirtti. Anayasaya yapılacak “olumlu dokunuşlar” konusunda şunları ifade etti:
“Ben değiştirin ya da değiştirebilir demedim ki. Ben, ‘olumlu anlamda dokunulabilir’ dedim.”
“2001’deki anayasa değişikliğinde kuşkusuz ikinci maddeye dokunulamadı, değiştirilmedi. Ama 14. maddeye hak ve özgürlükleri daha güvenceleyen bir formül olan ‘İnsan haklarına dayanan laik ve demokratik cumhuriyet’ yazıldı.”
Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, anayasanın 2. maddesinin kapsamının genişletilmesi gerektiğini savunarak, “Olumlu dokunuşu” şu şekilde açıkladı: “2. maddenin ‘insan haklarına saygılı’ formülünün artık 14. madde ışığında ‘insan haklarına dayanan’ anlayışıyla okunabileceği, yorumlanabileceği ve uygulanabileceği. Yani insan hakları açısından ve orada belirtilen değerler açısından daha koruyucu oluyorsunuz .” dedi.
Kaboğlu, bu dokunuşun anayasanın 2. maddesinin kapsamını genişleteceğini belirterek,
“Kapsamı, yani ikinci maddenin koruduğu değerleri daha da güçlendiriyorsunuz. Ama bunu ben teknik deyim olan ‘Değiştirin, değiştirebilir’ demedim ki. Dokunulabilir, olumlu yönde okunabilir diye belirttim,” şeklinde konuştu.
‘İstanbul Barosu hakkındaki soruşturma yok hükmündedir’
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 21 Aralık 2024’te, gazeteciler Nazım Daştan ve Cihan Bilgin’in Suriye’nin kuzeydoğusunda insansız hava aracı ile öldürülmesi olayına dair İstanbul Barosu tarafından yapılan paylaşım sonrası bir soruşturma başlatmıştır. İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Adalet Bakanlığı’ndan izin alınmaksızın başlatılan bu soruşturmanın geçersiz olduğunu belirterek, “Bu soruşturma, esasen ve usulen yok hükmündedir,” ifadelerini kullanmıştır.
Soruşturma, İstanbul Barosu’nun, Daştan ve Bilgin’in ölümüne dair “Basın mensuplarının çatışma bölgelerinde hedef alınması” konusundaki paylaşımları ile ilişkilendirilerek, “Örgüt propagandası yapmak” ve “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlamalarıyla başlatıldı.
İstanbul Barosu’nun savcılığa sunduğu beyanında, “Kişilerin suç kaydının olmasının, yaşam hakkı ihlali iddiasının aydınlatılmasına engel olmayacağı da açıktır,” denilerek, yaşam hakkı ihlalinin soruşturulması gerektiği vurgulanmıştır.
Öte yandan, savcılık açıklamasında, Daştan ve Bilgin’in PKK terör örgütü üyeleri oldukları ve sözde gazetecilik faaliyetleriyle öldükleri iddia edildi.
“PKK terör örgütü mensupları Nazım Daştan ve Cihan Bilgin’i övücü nitelikteki sözler ile ayrıca sözde gazetecilik faaliyetleri ve gazeteci kimlikleri nedeniyle öldürüldükleri, devletimizin sözde savaş suçu işlediği şeklinde yanıltıcı bilginin yayılması şeklindeki tespitler nedeniyle İstanbul Baro Başkanı ve yönetim kurulu üyeleri hakkında Cumhuriyet Başsavcılığımızca ‘Terör örgütü propagandası yapmak ve halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak suçlarından resen soruşturma başlatılmıştır”
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Barosu Başkanlığı hakkında başlatılan soruşturmanın “yok hükmünde” olduğunu belirten İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, bu durumu şu şekilde gerekçelendirdi:
“Başsavcılık, İstanbul Barosu hakkında Adalet Bakanlığı izni almadan soruşturma başlattığını kamuoyuna açıkladı. Savcılık, böyle bir yetkiye sahip değil. Ayrıca soruşturma başlatıldığının duyurulmasından sonra Adalet Bakanlığı izin gönderdi ancak orada da gerekçe yoktu.”
Kaboğlu, baronun savcılığa sunduğu beyannamede, İstanbul Barosu’nun açıklamalarıyla savcılığın dayanak gösterdiği “Örgüt propagandası yapmak” ile “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçları arasında herhangi bir ilişki bulunmadığını belirtti.
İstanbul Barosu’nun insan hakları misyonuna vurgu yapan Kaboğlu,”Baro olarak anayasadan kaynaklanan görevlerimiz var. Görev yetki ve sorumluluklarımız var. Bunun başında hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını korumak var. İnsan haklarını koruma görevinde kanun bir ayrım yapmıyor. İnsan hakları bir bütün ve en başta yaşam hakkı bahsedilir,” dedi.
Kaboğlu, “Savcılık neden hem hukuka aykırı işlem yapıyor hem de bunu sürekli olarak kamuoyuna teşhir ediyor?” diyerek, soruşturmanın usul ve esas yönünden eksiklik taşıdığını dile getirdi. Ayrıca, siyasi iktidarın demokratik muhalefeti baskı altına almak için “terör” ve “dezenformasyon” etiketlerini kullandığını savunarak, İstanbul Barosu hakkındaki soruşturmanın da bu çerçevede bir girişim olduğunu söyledi.
Düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde bir açıklama yaptıklarını ifade eden Kaboğlu, “Baro olarak insan haklarını koruyucu söylemler geliştirmemiz yalnızca baro olarak kolektif bir özgürlük değil aynı zamanda yasal bir gerekliliktir. Biz bunu yaptık,” sözlerini ekledi.
Kamuoyuna soruşturmanın duyurulması
İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturmanın kamuoyuna duyurulma biçimini eleştirerek, “Savcılık, bizim hakkımızda soruşturma başlattığını kamuoyuna ilan etti. Ancak bir devlet organı, kendini savunma karşısında meydan savaşına çıkmış gibi göstermemelidir. Bu, hukuk devletine aykırı bir davranıştır. Bu bile en baştan ciddi bir sorundur.”
İstanbul Barosu olarak süreci hukuk zemininde ilerletmeyi hedeflediklerinin altını çizen Kaboğlu, “Bu benim ilk demecim. Hukuka saygım ve saygımız dolayısıyla saldırılan olduğum halde demeç vermedim. Peki savcılık neden hem kanuna hukuka aykırı işlem yapıyor hem de bunu kamuoyuna sürekli teşhir ediyor?” diyerek keyfi uygulamalara karşı durduklarını belirtti.
Kaboğlu, sözlerine devam ederek,”İşte burada çok ciddi bir sorun var. Bu ciddi sorun, anayasadaki keyfi uygulama biçimi olarak yaptığım tanımla örtüşüyor. Ayrıca bu, bize bir kez daha Türkiye’de hukuk devleti mücadelesinin ne kadar önemli ve yaşamsal olduğunu ortaya koyuyor.”dedi.
Soruşturmanın yalnızca İstanbul Barosu’nu değil, Türkiye’nin insan hakları ve hukuk devleti anlayışını tehdit ettiğini belirten Kaboğlu,“Bu mesele, sadece İstanbul Barosu’nun sorunu değil. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin insan haklarına dayanan laik ve demokratik yapısının bir sorunudur. Benim temennim hatadan hemen dönülmesi ve bu dosyanın kapatılması,” diyerek sonlandırdı.
KAYNAK: euronews.com